18 Mayıs 2009 Pazartesi

Gökhan Kırdar - Fayton


Efendim bu şarkının klibini izlemediyseniz, bundan sonraki hayatınızın herhangi bir gününde izlemek gibi büyük bir hataya düşmeyiniz. Bırakınız, klipsiz dinleyiniz bu şarkıyı. Eskiden klip mi varmış ki sanki? Bu şarkıya bir klip çekilmemiş gibi düşünün. Çünkü eminim sizin de çok sevdiğiniz Gökhan Kırdar ve bi o kadar sevdiğiniz Fayton şarkısı gözünüzden hızla düşebilir.

Bakınız efendim şöyle ki;
bu şarkıyı ilk dinleyen kişi doğal olarak ''kesin gökhan kırdar kişisi seyir halindeki bi faytonda oturmuştur, etrafı süze süze şarkısını söylüyodur bunun klibinde. ehemehe.'' der. e en normali de budur zaten. ama hayır efendim öyle değildir işte. bu, hepimize çocukluğunu hatırlatan, harikulade şarkının klibinin çekimlerinden önce gökhan kırdar yönetmenin yanına gidip abi nası oluyo klip demiş yönetmen ise ona cevab verememiş ve olm çık saçmala işte ben de çekiyim seni demiştir. Gökhan kırdar da kıçına geçirir çizgili bi pijama ,(ki bu pijama önce oburiks tarafından giyilmiştir, daha sonra ise avrupa yakası'nda gaffur tarafından giyilecektir) önce bi odada bi sandalyenin üstünde döner döneer döneer.. sonra kırlarda heidi edasıyla koşaar koşaar koşaaaar arada yorulur ve o kırın ortasında bir anda karşısına çıkan bir sandalyeye oturuverir.
klibin sonunda ise saçmalamaktan canı çıkan zavallı gökhan (o kadar saçmalığını gördükten sonra artık gözümde gökhan oldu. gökhan kırdar falan değil bundan sonra o gökhan benim için. gökhan.) kendini bir deniz kenarında bulur. sonra üzerindeki pijamayla denize girer yürüüür yürüüür yürür ve biz tam heh normal bir sahne var heralde gökhancım denizin ortasından saçlarını savura savura söyleyecek şarkısını diye düşünürken yine bizi yanıltmış ve hiç de estetik olmayan bir atlayışla (varın o atlayışın bünyemde yarattığı psikolojik travmayı siz düşünün) dizi hizasındaki denize dalmıştır. ya da dalmaya çalışmıştır. orda bi şeyler oluyo tam anlayamadım. fakat sonra heralde beyni üşümüş ve kendine gelmiş olacak ki silkelenip hemen denizden kalkar kameraya doğru yürümeye başlar o esnada ''ehemehe naptım lan ben?'' dercesine bir bakış atar. lanet olsun böyle klibe de böyle hayata lan! diyerek denizdeki sulardan alır hıncını ve çok şükür klip oracıkta biter.
ve bize bir tek şu soruyu sormak kalır:
''bu ne lan?'

ben ettim, siz etmeyiniz. bu klibi izlemeyiniz. hayır fayton'u dinleyemiyorum artık, gülesim aynı anda da ağlayasım geliyor. tutamıyorum kendimi..
arz ederim.

not: evet o screenshot'ı da youtube'tan aldım kabul ediyorum.

3 Mayıs 2009 Pazar

Doves - Kingdom of Rust

İzlediğim en sade, en çaktırmadan iç acıtan, boğaz düğümleyen klibe sahip bu şarkı. Olması gerektiği gibi sade ve güzel..
Belki de klibi şarkı olmadan, sessiz izlesem bu kadar etkilenmezdim ama ikisi birleşince bünyede bir bomba etkisi yarattığı kesin. Defalarca izlemek istiyor deli gönül.
Bittiğinde kısa bi süreliğine ekrana bakakalmanız muhtemel. Pek güzel..


Doves - Kingdom Of Rust

21 Nisan 2009 Salı

Mickey Rourke ve The Wrestler


Kabul edelim.. Aronofsky ve Rourke kusura bakmasın ama The Wrestler gayet klişe bir konuyu işliyor. Bitmiş, yalnız bir adamın hikayesinden başka bir şey değil. Daha önce hiç ele alınmadı mı sanki bu konu? Alındı tabi. About Schmidt, Being There, Don't Come Knocking bu konuyu -aynı şekilde olmasa da benzer bir şekilde- işleyenlerden ilk aklıma gelenleri. Daha önce işlenmiş bir konusu olan klişe bir filmi neden bu kadar çok beğendik ki biz?
Daha fazla kendi kendime sorular sormayı bırakıp, lafı da uzatmayıp 'Mickey Rourke' diyim ben en iyisi.. Bu filmde Mickey Rourke kendini oynamıştır aslında.. Ringte tutunmaya çalışan, seyirciye gülmek zorunda olan, şovunu devam ettiren ama iç dünyasında büyük bir çöküntü yaşayan, dışlanan, bir zamanlar Amerika'nın hatta dünyanın en iyi güreşçilerinden biriyken şimdilerde vücudunun hormon parasını zor çıkaran 'The Ram'in Mickey Rourke'tan hiçbir farkı yoktur aslında..

En son elle tutulur rolu 4 sene önceki Sin City'nin Marv karakteri olan ve bugüne kadar Pulp Fiction, The Untouchables, The Silence of the Lambs gibi efsanevi filmlerin efsanevi rollerini sırf para umrunda olmadığı için reddeden bu adam The Ram'de kendini görmüştür. Rolu kabul etmiş, yaşayarak oynamıştır. 4 senedir saçmaladığının (botokslar, ona buna laf atmalar, vs..) farkına varıp küllerinden doğmaya karar vermiştir ve kendisinden önce Nicolas Cage'e önerilen ve kendini anlatan bu rolun sıkı bir dönüş için en iyisi olduğunu anlamıştır..

Yani anlaşılan şu ki; her ne kadar Mickey Rourke, bu rol için kendisini seçen Darren Aronofsky'e borçlu olsa da Aronofsky de Mickey Rourke'a borçludur.. Hatta Mickey Rourke gibi bu rolu böylesine içten, yaşayarak, en güzel şekilde oynayan başka bir oyuncu bulunmasaydı bu filmi beğenir miydim orasını bilmiyorum..

11 Nisan 2009 Cumartesi

Lord of War - Bir kurşunun hikayesi...

Lord of War'ın başlangıcındaki en az lord of war kadar harikulade kısa film. Bütün filmi anlatır aslında. izlenmeli..

30 Mart 2009 Pazartesi

Laura Marling

Night terror şarkısıyla (sourberry sağolsun) tanıdım ben bu hanımkızımızı. Şarkısı kanıma yavaş yavaş girdi ve çıkmak istemez oldu, bağımlılık yarattı. Ben yine bir gün dinlerken bu güzel sesli hanımkızımızı ve onun harika şarkısı 'night terror' u, bir anda kimmiş neymiş araştırasım geldi. 1990 doğumlu olduğunu öğrendim. Evet 1990. Bu kız benden küçük. Ben mi büyüdüm yoksa mükemmelliğin yaşı bu kadar küçüldü mü? O şarkısını öyle güzel söylüyor ki sanki dersiniz bu 6. albumunun 3. şarkısı, 15-20 yıldır da sahnelerin tozunu yutmuş. O nasıl güzel bir yorumdur, nasıl güzel bir sestir, nasıl güzel bir şarkıdır. Bi de güzel keman solosu koymayı ihmal etmemiş 'Night terror'a. Daha da sevdim ben bu kızı. Avril Lavigne bu yaştayken saçma sapan küçük kız şarkıları söyleyip etrafta hop hop zıplıyordu. O ise en olgun yorumuyla ve şarkılarıyla 24 yaşındaki Avril'den bile büyük gibi geliyor insana. Aferin (büyüğün küçüğe söylediği şekilde bi aferin ama. Hep bunu söylemeyi istemiştim). Takipteyim. Siz de olun.

15 Mart 2009 Pazar

Kötü adamlar top 5

İyi adam, kötü adam. Bazen karakteri canlandıran oyunucunun über rol yeteneği, bazen de kim oynarsa oynasın zaten karizmatik bir karakter olmasından dolayı kötü adamın kazanmasını isteriz. Hatta bazen filmde iyi adam bile yoktur, kötü adam olayı hepten ele geçirmiştir. Türlü kötülükler yapar, biz yine de severiz onu. İşte bunu sağlayan sinema tarihinin (bana göre elbette) en bi harikulade 5 kötü karakteri (gıcıklık olsun diye 5'ten değil 1'den başlıyacağım:

1- The Dark Knight - The Joker - Heath Ledger:

Evet efendim hepimizin tahmin edebileceği gibi bu karakteri 1. sıraya koymayanın alnını karışlarım. Hangimiz içten içe çocukluğumuzdan beri en sevdiğimiz kahraman olan batman'in ilk defa yenilmesini istemedik ki? Yazının başında bahsettiğim bazen karakterin zaten karizmatik olması bazen de rolu oynayanın marifetinden dolayı büyüleniriz. Fakat bu öyle farklı öyle zevk veren bir roldur ki filmi izleyen herhangi bir şahıs ikisinin de en güzel şekilde varolduğunu farkeder. Benim gözümde efsanevi bir karakterdir The Joker. He ''Jack Nicholson'ın The Joker'i kötü müydü ki lan dürrük?'' diyenleriniz olabilir. Onları önce bi ayıplarım sonra da ''Jack Nicholson apayrı bir varlık, onun o The Joker' gülüşüne gurban! Ama Heath Ledger'ın The Joker'ı daha bir psikopat, daha bir azılı, daha bir suçluydu.'' şeklinde gayet gudik bir açıklama yaparak ortamdan sıvışırım.

2- Leon - Stansfield - Gary Oldman:

Beethoven manyağı bir psikopat! Oo yeah!! Klişe gibi duruyo sanki.. A Clockwork Orange'ın Alex'i de klasik müzik tutkunudur (hatta Beethoven) bir benzerlik var bu noktada. Bu karakteri zerre hazetmediğim biri olan Jake Gylleenhaal (aklıma o geldi neden bilmiyorum) oynamış olsaydı bu rol beni bu kadar etkiler miydi bilemiyorum. Ama Oldman, bu karaktere öyle bir hayat vermiş ki sanırım bir en iyi 5 performans listesi yapsam onda da bu sıralarda olurdu diye düşünüyorum. Sırf filmdeki o efsanevi ''Everyyyoooone!!!'' diye bağırışı için bile alnından öpülür bu adam ve dolayısıyla bu rol.

3-Gangs Of New York - Bill Cutting 'The Butcher' - Daniel Day-Lewis

Kötü bir filmi güzelleştiren bu şahane karakter, yaşayan en büyük aktörün olağanüstü yeteneğiyle hayat bulmuş ve bizleri kendine hayran bırakmıştır (itiraf ediyorum bu cümleyi nasıl kurduğuma ben de şaşırdım ve yaklaşık 7-8 kez okudum, kendimle gurur duydum). Adeta kötü bir takımın iyi bir futbolcusu, kahve dünyası'nda masaya servis edilen çikolata kaplı kahve ya da lisede matematik dersinde hocanın ders yapmaması gibidir bu karakter. Neyse efendim uzatmıyım bu karakterin benim gözümde en iyi kötü karakterlerden biri olmasının sebebi Daniel Day-Lewis gibi bir deha tarafından canlandırılması ve karakterin olağanüstü karizması diyebiliriz sanırım.

4-A Clockwork Orange - Malcolm McDowell - Alex:

Sadece film değil kitap dünyasının da en efsanevi karakterlerinden biridir kendisi sanırım.. Ağır diliyle ve aklımıza kazınan aforizmalarıyla sonraki yıllarda çekilen filmlere esin kaynağı olmuştur. Fakat o zamanlardan bu zamana dek çok şeyin hatta oyunculuğun bile değiştiğini bilerek söylüyorum ki Malcom McDowell'ın performansından pek hoşnut kaldığım söylenemez. Gayet sıradan bir performansla böyle bir karakteri kullanamamıştır bana göre. Ama karakter öyle ihtişamlı ki bu açığı kapatmış ve bütün filmi tek başına götürmüştür. Bu filmde de karakter oyuncunun önüne geçmiş diyoruz ve Kubrick ve Burgess'a selam yolluyoruz.

5-Terminator 2: Judgment Day - Robert Patrick - T-1000:

Hö? dediğinizi duyar gibiyim. Hep birlikte Hö'leyelim hatta ama durun önce bir anlatayım. Ne Max Cady'ler, Darth Vader'lar varken bu hıyarı mı seçtin dediğinizi de duyuyorum hatta. Ben de diyorum ve size katılıyorum efendim. Terminatorsever bir insan değilim. Hatta terminator'un o daha sonra showtv ana haber bülteni'nde pek çok kez kullanılarak adeta (çok afedersiniz efendim ama) piç edilecek olan daramtamtaram müziği eşliğindeki intihar sahnesiyle dalga geçenler var ya işte onlardan biriyim. Ama T-1000 karakteri ilginç bi karakter. Cidden. Hiç yenilmicek sanıyodum. Güçlü bir karakterdi ve beni etkileyip filme çekmeye, filme ilgili kalmama yetti. Aynı zamanda karakteri canlandıran Robert Patrick sanırım tanrı tarafından bu rol için yaratılmış. Bir insan bir role bu kadar mı uyar? Kendisini daha sonra The X-Files'ta izledim fakat rolune bir türlü konsantre olamadım, kendimi ''T-1000 lan bu!'' demekten alıkoyamadım. Yani efendim oyuncu seçiminin isabeti ve karakterin gücü dolayısıyla girmiştir bu karakter bu listeye..

2 Mart 2009 Pazartesi

Ben Yasemin Mori'yi öperim.


Kendisi kadar güzel bi album (düşünün ne kadar güzel) yapan bu harika hatun kişiyi öpmek istiyorum. Hayır. Sapık değilim. Yasemin güzel, hayat güzel..
(Blog iyiden iyiye ego tatmin aracım oluyor aman tanrım!)

24 Şubat 2009 Salı

Amy Adams


Ben de onu Doubt sayesinde tanıyanlardanım.. Catch me if you can'in de kadrosunda gözüküyo ama hatırlayamadım ben kendisini. Doubt'taki oyunculuğuna diyecek söz yok zaten ama illa bir şey dememi isterseniz Penelope Cruz'dan çok daha iyi.. Hem daha da güzel ehemehe şeklindeki, gayet zorlamayla çıkmış gudik bir yorumla yetinirim.

81. Oscar Ödül Töreni'nin en alımlı, en güzel, en sempatik bireyiydi kendisi. Hele Whoopi Goldberg'i dinlerkenki bir ifadesi vardır ki aman tanrım ben öyle güzellik görmedim (aslında gördüm ama ne kadar güzel olduğunu anlatabilmek için böyle dedim. anlayın siz de).. Yere göğe sığdıramıyorum kendisini. O kadar doğal, o kadar şirin bir kızımız ki umarım hakettiği yere gelir, benim gibi kadın oyuncu sevemeyen bireylere ağzının payını verir, apıştırıp bırakır (apıştırmak.. saçmalıyorum).

12 Şubat 2009 Perşembe

81. Oscar Ödülleri


Herkes oscar tahmini yapar da ben geri kalır mıyım hiç? Kalmam..

Her ne kadar Oscar ödülleri beni pek çok kez hayal kırıklığına uğratmış, defalarca ''artık Oscar benim için bitmiştir, daha da güvenmem Oscar'a'' dedirtmiş olsa da tahmin yapmadan Oscar kazanan filmleri izlemeden duramıyorum efendim. Evet işte 81. oscar ödülleri hakkında naçizane fikirlerim:



-En iyi film: Bizleri ters köşeye yatırmayı artık bir alışkanlık haline getirmiş olan sevgili Oscar'ın artık bu alışkanlığından vazgeçeceğini ve The Curious Case Of Benjamin Button gibi bir şahesere en iyi film ödülünü vereceğini düşünüyorum. He bi artislik yapıp, bakın biz pahalı yapıma değil 'film'e önem veriyoruz diyerek Slumdog Millionaire'i seçerse hiç şaşırmam. Olması gerekenin ne olduğuna karar veremiyorum zira Slumdog Millionaire'i henüz izleyemedim. İf'te göreceğiz inşallah. Güçsüz bir senaryoya sahip olan Frost/Nixon'ın, zaman zaman insanı sıkan Milk'in, dönem filmlerinden pek hoşlanılmamasından dolayı (Oscar beyden bahsediyorum) Kate Winslet'ın olağanüstü oyunculuğunun bile kurtaramadığı The Reader'ın ise hiç şansı olmadığını düşünüyorum. Kanımca Frost/Nixon yerine The Wrestler aday olmalıydı En iyi film dalı'nda.

-En iyi erkek oyuncu: Dünyada benim için 'tek' olan Brad Pitt'i belki de ilk defa yerden yere vurmaya hazırım, evet. Açıkçası Brad Pitt'in oyunculuğunu çok beğenmedim.. Ya da yakıştıramadım heralde, bilmiyorum. Çok olağanüstü bir performans değildi Benjamin Button performansı. Olması gerektiği gibiydi. Tamam, rol çok zordu, ondan başka bu rolu kaldırabilecek oyuncu sayısı 3-5'tir. ama o rolu kaldırmakla kalmamalı yükseltmeliydi. Eğer Brad Pitt'e giderse ödül, hem ilk oscarını kazandığı, hakettiğini aldığı için çok sevinirim hem de oscarı bu filmdeki performansıyla kazandığı için üzülürüm açıkçası.. Eskiden olsa The Wrester'daki harika performansıyla Mickey Rourke'un kazanmasını isterdim ama o botokslu garip suratına baktıkça oynadığı role konsantre olamıyorum. He bence hayatının oyunculuğunu oynamış o ayrı.. Belki de geri döndüm ulen! demek istedi. Tahminin Sean Penn yönünde. Eşcinsel rolu kolay bir roldur ve Sean Penn de bu fırsatı iyi kullanmış ve I am Sam'deki bir zeka geriliği olan bir baba rolunden çok daha iyisini oynamış. Oscar'ın da ona The mystic River'dan sonra ikinci ödülünü vereceğini düşünüyorum.

-En iyi Kadın oyuncu: Kate Winslet!!! Meryl Streep'i bile alteder..

-En iyi Yardımcı Kadın oyuncu: Aslında hiçbirisi.. Marissa Tomei'nın bile aday olduğu bir kategoriden ne beklenir ki.. İspanyol ve Latin kültürü hayranı amerikanların gözbebeği Penelope Cruz alır ödülü götürür Madrid'e.

-En iyi Yardımcı Erkek oyuncu: Yanarım, 'öldü ya ayıp olmasın diye verdiler' denilecek, o harika performansı görmezden gelinecek ona yanarım.. Evet Heath Ledger.

-En iyi yönetmen: David Fincher gibi bir yönetmen ilk defa aday oluyo Oscar'a. Bak yine sinirlendim. Tabi ki de gönlümden geçen David Fincher. Karşısında kim olsa tanımam ama Oscar'ın yine oscarlığnı yapacağını ve ödülü trainspotting'ten sonra yerinde sayan ve yıllardır aradığı çıkışı çok şükür yakalayabilen Danny Boyle'a vereceğini düşünüyorum. Ödül canavarı Ron Howard ise avucunu yalar bu sene.

-En iyi uyarlama senaryo: Gönlümden geçen yine The Curious Case Of Benjamin Button tabi ki ve Oscar'ın da benimle hemfikir olacağını düşünüyorum. Yani... Umarım.. Di mi Oscar? ... Oscar?

-En iyi Orijinal Senaryo: Aday filmler içindeki Happy Go Lucky ve Frozen River'î izlemedim. Ama İn Bruges'den iyi olacaklarını sanmıyorum. İn Bruges alsın, almalı, alacak.

-Yabancı Dilde En iyi film: Son yıllarda büyük bir çıkış yakalayan İsrail sineması aradığını bulur ve A Scanner Darkly tadındaki Waltz With Bashir'le oscar'ı alır gider Tel-Aviv'e.

-En iyi Animasyon: Wall-E'ye verilmezse isyan çıkar.

-En iyi sanat yönetmeni: The Curious Case of Benjamin Button der deli gönül.. ama orda bi Oscar'ın umursamayıp en iyi film kategorisine dahil etmediği The Dark Knight var. Belki 'ulan adamlara çok yüklendik ayıp olmasın verin sanatı gitsin' denilip bu ödül The dark Knight'a gidebilir.

-En iyi sinematografi: The dark Knight. Eminim Oscar da benimle aynı fikirde. Christopher Nolan'ın favori görüntü yönetmeni Wally Pfister 3. sıçrayışında kapacak ödülü. Kapmalı.

-En iyi Ses Miksajı: Ben bunu da The Dark Knight'ın alacağını düşünüyorum. Yani kısacası The Dark Knight aday olduğu her kategoride çok güçlü. Sol kulvardan gelen Wanted'ın da bir süpriz yapabileceğini düşünüyorum ama sadece düşünüyorum...

-En iyi ses kurgusu: The Dark knight.

-En iyi Orijinal Müzik: Adaylar pek güzel yahu. Hepimizin Mumbai Theme'den tanıdığımız a.r rahman Slumdog Millionaire soundtrackiyle karşımıza çıktı ki hollywood'un hindistan açılımı kapsamında ödülün kendisine gideceğini düşünüyorum. Eeöö.. ben sanırım yine the curious case of benjamin button diyeceğim.. Ayrıca Wall-E'nin sırf thomas newman hatrına aday olduğunu düşünüyorum. Zira Thomas Newman beye ayıp etmek istemem ama müzikleri üye olacak kadar güzel değildi açıkçası.

-En iyi orijinal şarkı: A.r Rahman'inkilerden biri işte..

-En iyi kostum: The curious case of Benj... tamam tamam sustum. Ama Avustralya'yı da es geçmemek lazım.

-En iyi makyaj: Eh bu da wall-e'nin en iyi animasyon kategorisindeki galibiyeti kadar kesin sanırım..


Yani kısacası, The Curious Case Of Benjamin Button (gönüllerin en birincisi) ve Slumdog Millionaire çekişmesine sahne olacak ve umarız ki Benjamin Button galip çıkacaktır.




Ayrıca şunu söylemeden de rahat edemiycem: Oscar! Oscar gel oğlum!
oh!..
esen kalınız..

6 Şubat 2009 Cuma

Midlake - Head Home


Sözlerine bakılarak çok basit bir şarkı olduğu düşünebilir. Hatta küfür de edilebilir bana 'Ulen sözleri böyle olan bi şarkı sevilir mi?' diye.. Fakat inanın sözleri kadar basit bir şarkı değil head home.
Aslında şarkılara nitelik yüklemeyi pek sevmem. İntihar ederken dinlenecek şarkıdır, telefon melodisi yapılmalıdır sevgili ararken çalmalıdır, sevişirken çalmalıdır, tuvaletinizi yaparken çalmalıdır ya da ölümüme sebep olacak bu şarkı, içimi ısıtan beni bir hoş eden şarkı, bunu söyleyene kız olsam verirdim gibi tanımlamalar yapmam yapanı da sevmem zaten.

Ama bu şarkıdan sonra yaptım galiba. En azından kenarından geçtim. Yahu bir şarkı her dinleyişte mi mutlu eder bi insanı, yüzüne gereksiz ve aptal bir gülümseme koyar, bulutların üstüne götürür, apayrı duygular yaşatır. Nasıl anlatsam bilemedim.. Yıl oldu ilk dinleyeli. Sıkılmadım. Moralim bozuk olduğunda açar dinlerim, bir oh çekerim.. Bünyeye yüksek dozda verildiğinde bile yan etkisi yok. Tavsiye edilir.

Ayrıca bu şarkıyı dinledikten sonra Paul Auster'ın Leviathan'ını okumak isteyebilirsiniz. Demedi demeyin..