24 Temmuz 2009 Cuma

Candy


''Once upon a time, there was candy and dan. It was just the two of them. Everything was gold. He was handsome and a very good criminal. We lived on sunlight and chocolate bars. He would climb balconies, climb everywhere, do anything for her, oh danny boy. You came into my life really fast and i liked it. But danny you said, you promised. You pointed at the sky, that one called sirius or dog star, but on here on earth. How much do i love this whiring in my ears. Since there is only one thing to love and it cannot be you. Danny the daredevil. Candy went missing...''

Candy


23 Temmuz 2009 Perşembe

Johnny Depp ve Tim Burton


Hayır.. Bu bir ''ayy bayılıyorum bu ikiliiyeee'' yazısı değildir. Yergi yazısı da değil. Nedir ben de bilmiyorum ama bir seyircinin serzenişi olarak okuyun en iyisi siz. Efendim kim Johnny Depp'in gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri olduğunu inkar edebilir ki? Ya da Tim Burton'ın Hollywood hatta dünya sinemasına yepyeni bir tarz kazandıran, avantgarde'ın önde gideni olduğunu kim inkar edebilir? Kimse. Edenle de ilişkimi keserim bi daha da yüzüne bile bakmam. Neyse.. Tamam, bu ikisi böyle güzeller hatta 'bazen' birbirleriyle de güzeller. Ama açıkçası ben bu uzun süreli seviyeli birlikteliklerinden sıkılmaya başladım ve her güzel şeyin kabak tadı vermeden sona ermesi gerektiğini düşünüyorum.
Sanırım Tim Burton işin kolayına kaçıyor ve her filminde yeni bir oyuncuyla çalışmak, yeni bir oyuncu yepyeni bir tarz denemek yerine hep aynıyla yetiniyor. Ya da belki de eli kolu mahkum, yapımcılar zorla johnny depp'le çalıştırtıyolar ama ortada bir bayma durumu sözkonusu sanki. Tim Burton'ın bugüne kadar içinde yer aldığı son 13 projenin 6'sında johnny depp'in ismi var. ''Başka oyuncularla çalışmak yerine kolaya kaçıp devamlı aynı oyuncuyla çalışırım. Oh! millet de seviyo zaten bizi. Birlikte isim de yapmışız. Tutar bu film'' demek değil de nedir bu a dostlar? (yazar burda yandaş toplamaya çalışmış.) Bugün bi Spielberg'ün, Ridley Scott'ın ne günahı var da her filminde farklı oyuncularla çalışıyolar. Her yönetmenin bir tane favori oyuncusu olması normaldir. Ama her filmde de aynı oyuncuyla çalışma (her ne kadar kafadaki role çok uygun olabilse de) bana biraz sıkıcı geliyor.
Johnny Depp'in ise benim gözümde bu denli büyük bir oyuncu olmasının sebebi çok yönlü bir oyuncu olmasıdır. Farklı filmlerde farklı rolleri kotarmasıdır. Yani farklı beyinlerin adamıdır. Son zamanlarda Jonny Depp'ten mahrum kaldığımı hissettim çünkü hep aynı beyinle çalışıyordu derken Michael Mann imdadıma yetişti ve kaptı Johnny Depp'i. Public Enemies'i henüz izleyemedim ama sırf Johnny Depp için izlemek gerek.. Tim Burtonsız bir johnny depp izleyeceğime sevineceğim aklıma gelmezdi ama sevindim işte..
Bağlayamadım yazıyı. Bitsin burda. Öptm tşk bye.

21 Temmuz 2009 Salı

Howling Bells

Kendimden utandım. Tam 5 yıldır var olan bu güzellikten rockncoke'ta haberim oldu. Kendimi kötü hissettim. Her yeni şarkılarında nasıl adını bile duymadım böyle bir güzelliğin dedim. Şaşırdım. Ayakkabılarımı asfalta yapıştıran, damarlarıma kadar hissettiğimo pis sıcağa aldırmadan çekti beni o güzel müzikleri. Bi de kendini beğenmişin teki olduğumu anladım. Kendime o kadar güveniyomuşum ki Şafak Ongan onları takdim ederken indie'nin yıldızı gibi saçma bir tabir kullandığında ben erimek üzere bir halde asfaltta kendime gölge arıyordum ve ''hadi len ordan şafakçım. ne yıldızı allaaşkına. ben hayatım boyunca duymadım bile onları. yıldız olsalar bilirdim ki ben bi kere.'' dedim. Tabi. Ben Hıncal Uluç'um ya. Her şeyi bilirim. Her konu hakkında yorum yapabilirim. Neyse efendim kendime daha fazla kızmayı bırakayım da grup hakkında bi şeyler söyleyeyim. Öğlen sıcağının en yüksek seviyede olduğu saatlerden birinde sahneye çıkmalarından dolayı ne yazık ki çok fazla dinleyiciye ulaşamadılar ama gelin görün ki benim için koca festivalde en en güzel performansa imza attı bu 4 güzel insan. Hele ki grubun vokali juanita hakkında söyleyecek söz bulamıyorum. Aman efendim o ne güzelliktir, o ne hoş duruştur, o ne karizmadır, o ne sestir öyle ki aman tanrım. Eve gelir gelmez albumlerini indiriverdim (iki albumleri var zaten. Biri kendi adını taşıyan ilk album. diğeri de radio wars). Özellikle low happening'le başlamanızı, setting sun'la devam etmeninizi öneririm. Gerisi kendi kendine gelir zaten. Büyük bir zevkle diğer şarkılarını dinlemek için can atacaksınız emin olun. Esen kalınzı.. (juanita'ya bakmaktan gözlerim şaşı oldu o yüzden esen kalınız'ı bile doğrü yazamıyorum. kusura bakmayınız.)

10 Temmuz 2009 Cuma

Zooey Deschanel ve Katy Perry


Ben bir Zooey Deschanelseverim. Evet. Bunu da burda itiraf ediyorum. Bayılıyorum efendim. Hem harika bir oyuncu hem pek güzel, pek şirin. Bir zamanlar pek sevdiğim Death Cab for Cutie'den nefret etmeye başlama sebebimdir (hepinizin bildiği ya da bilmediği belki de sadece bu yazıyla alakalı insanlardan sadece benim bildiğim üzere death cab for cutie'nin vokali benjamin gibbard'la 2008 yılından beri nişanlıdır zooey (kendi içimdeki samimiyetimden dolayı zooey diye bahsediyorum. okan bayulgen'e 'okan' diye seslenmek gibi bi şey bu. siz bilmezsiniz.)). İlk olarak The Hitchhiker's Guide to the Galaxy ile tanımıştım kendisini. Sonra nerdeyse bütün izlenebilir filmlerini izledim. Her filminde daha bi sevdim.
Şimdi efendim eminim diyorsunuz ki ''banane arkadaşım senin zooey deschanel sevginden''. Ama benim amacım size zooey deschanel sevgimden bahsetmek değil tabi ki. Düşünün ki benim gibi zooey deschanel'in bütün filmlerini izlemiş, bilgisayarında bir adet zooey deschanel resimleri klasoru bulunan yani zooey deschanel'in yüzüne oldukça aşina bir birey bile zooey deschanel'i Katy Perry'le karıştırabiliyor. Aman tanrım!
Katy Perry'le çok alakam yok bi I kissed a girl laaaylaylaylaay ve hotncold (hot and cold değil hotncold. bu da gotcha gibi yeni bi şey heralde. üşengeç amerikan milleti.) şarkılarını bilirim o kadar. He bir de hotncold klibini izlemişliğim vardır. Baya alakam varmış aslında benim bu kızla.
Neyse efendim, ilk olarak hotncold klibini izlerken yanımda oturan arkadaşıma işaret parmağımla televizyonu işaret ederek şaşırmış bir zombi ifadesiyle ''bu zooey deschanel'' dedim. Evet bunu yaptım. Fakat sonra katy perry çıktı o. Ben, zooey deschanel'le katy perry'i karıştırdım. Arkadaşıma da rezil oldum. İlk başta kendimi kötü hissettim. Benim gibi bir zooey deschanel hayranı nasıl olur da katy perry'le karıştırır? diye kendi kendime sordum. Sonra ordan burdan katy perry'nin resimlerine baktım ve kendimi haklı buldum. Çok benziyolar. Öyle böyle değil. Resimlerini yanyana koyunca çok zorlanıyorum zooey deschanel'i seçmekte. Pozlarından falan seçiyorum. Zooey Deschanel böyle abuk durmaz/poz vermez ne biçim duruş o falan gibi mantık yürüterek ayırt edebiliyorum anca.. He tabi her halukarda zooey deschanel daha güzel, daha cici, daha şirin o ayrı Buyrun yukarıya resimlerini koydum ikisinin. Lütfen bakın ve bana hak vericeksiniz. Hak vericeksiniz çünkü ben öyle istiyorum.

Not: evet itiraf ediyorum. O resimler google'da rastgele seçilmiş resimler değil. Sırf bana hak vermeniz için en çok benzeyen, en ayırt edilemeyecek resimleri seçtim de koydum oraya. Bu kadar da pislik bi adamım ben işte. Öptm tşk bye.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Watchmen


Şu an çok üzgünüm. O yüzden saçma sapan şeyler yazarsam rica ederim kusuruma bakmayınız. Uzun bir süredir büyük sabırsızlıkla beklediğim, bana ''watchmen ve zack snyder ohş.'' dedirten bu film beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Daha vizyona girdiği gün ehemehe diyerek ağzım kulaklarımda sinemaya gitmiştim fakat küçük bir aksilikten dolayı izleyememiştim (yazar burda gencturkcell şifresini kontoru bittiğinden dolayı kullanamadığını söylemeye utanmış, 'küçük bir aksilik' diyip geçiştirmeye, bastırmaya çalışmış o kara günü.). Neyse efendim neyse ki sonradan çabucak dvdsi çıktı ki izleyebildim içimdeki dizginlenemez watchmen sevdasını bastırabildim. Bastırmaz olaydım. Efendim hepimizin bildiği üzre watchmen en farklı çizgi romanlardan biridir. Tipik bir çizgi romandan uzak hatta küçük yaştaki çocukların okumasının dahi tehlikeli olabileceği çoğu zaman söylenen farklı bir çizgi romandır. Film de öyle başladı zaten. Diğer süper kahraman çizgi roman uyarlamalarından farklı gibiydi. Başları oldukça güzeldi. Karakterlerin tanıtımı, başlarından geçenler, olayların anlatımı seyirciyi sıkmamak için jenerikte anlatılmış pek güzel olmuş. Sonra the comedian'ın ölmesiyle önce bi 'lan?!' oldum ama sonra geçti. Zira film flash backlerle doluydu. Ama olmamış. Fİlmin ilk yarısı izleyicinin beyni çorba gibi karıştırılmış. Zackcim, herkesin beyni senin beynin değil. Tamam akıllı çocuksun, kendine has bi tarzın var ama başkalarını da düşünmelisin lütfen titre ve kendine gel. Fİlmin ikinci yarısı ise keşke karmaşık olsa.. Zaten cast de kötü. Bugüne kadar (her ne kadar little children'da bizlere nispet yaparcasına kate winslet'ı afedersiniz ama çatır çutur götürse de..) sempati beslediğim ve çok daha önemli yapımlarda rol almasını dilediğim Patrick Wilson'ın gördüğüm en kötü performanslardan birini sergilemesi ve bugüne kadar adını sanını duymadığım oyuncu olduğu konusunda büyük şüpheler beslediğim malin akerman kişisiyle filmi daha da aşağılara çekmesi, mr. manhattan'ın iyi kullanılamaması ve özellikle ikinci yarıdaki süper kahraman klişeleri, üstüste gelen saçmalıklar kötü oyunculuk performanslarıyla birleşince ortaya böyle 'kötü' bir film çıkmış. Filmdeki yegane güzel şey şüphesiz ki rorschach'tı. Çok şükür rorschach olması gerektiği gibi olmuş, vecizeleri, acımasızlığı, maskesinin altındaki siyah beyaz dünyası, nefreti sanırım biraz da yeni freddy krueger Jackie Earle Haley sayesinde pek güzel anlatılmış.

Filmin imdb'de 7.9 oy aldığını görünce imdb'ye olan güvenim de iyice sarsıldı. Sanırım watchmen bana, jackie earle haley'nin harika oyunculuğunu tanıma fırsatı ve imdb'deki oyların 'tekrar' hiçbir işe yaramadığını anlamama vesile olmaktan başka hiçbir şey katmadı. Ayıp ayıp.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Kadın oyuncular ve Emma Thompson

İtiraf ediyorum, birçok insana göre dünyanın en iyi kadın oyuncusu olarak kabul edilen bilmemkaç tane oscar alan (oscar... peah!) Meryl Streep'ten pek hazetmiyorum. Evet. Bunu söylemekten çok utanıyorum ama durum bu. Ayrıca biri daha var ki herkes tarafından ilahlaştırılan fakat benim bir türlü sevemediğim, eğer onu da söylersem eminim bağıra bağıra küfür edip bu sayfayı hemen kapatırsınız. O yüzden en iyisi ben o kişinin Robert De Niro olduğunu söylemeyeyim.
Neyse efendim aslında genel olarak bir kadın oyuncu beğeni sorunu yaşıyorum. Galiba kadınlarda yetenekten çok 'güzel olsun yeter'e daha çok önem veriliyor olmasından kaynaklanan bir sorun bu. Amacım kesinlikle cinsiyet ayrımı yapmak değil. Ama o kadar çok sadece 'güzel' kadın oyuncu var ki. Sanırım kurunun yanında yaşlar da yanıyor ve saçma sinema muhabbetleri ortamlarında bana yöneltilen 'ehemehe. en sevdiğin kadın oyuncu kim?' gibi saçma sorular karşısında apışıp kaldığımı hatırlarım. Bi elin parmağını geçmez beğendiğim kadın oyuncuların sayısı. İşte bu bi elin parmaklarından birinin adı Emma Thompson. İlk olarak benim için pek bir önemli olan 'In the Name of the Father' filminde tutkulu avukat tipik tutkulu avukat roluyle izledim kendisini. Ama o klişe rolun hissettirmesi gerekenleri en iyi yansıtan oyuncudur gözümde. Stranger Than Fiction'daki Karen Eiffel, The Winter Guest'teki Francess, hatta Nancy Mcphee ve Love Actually'deki Karen rolleriyle aklımı başımdan etmeyi başarmıştır. Benim Meryl Streep'im olmuştur.
Biri bana bu kadını neden bu kadar çok seviyosun dese muhtemelen bu sahneyi gösterirdim. Elbette sadece bu sahne onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu göstermez ama en azından fikir verebilir. Kendi ellerimle upload ettim. İzleyiniz. Ayrıca blogun da iyiden iyiye videolarla dolmaya başladığını ve akıllı tv kıvamına geldiğinin farkındayım. Bu konuyu alter egom Can'la birlikte en kısa zamanda ele alacağız. İzleyiniz, esen kalınız.

Emily Thompson in Love Actually from MrSleepyhead on Vimeo.

Cold War Kids - Hang Me Up To Dry

Kesinlikle dünyanın en seksi şarkısı... Rockncoke'ta sevdiceğinizle birlikte dans ederek dinlemeniz ısrarla tavsiye edilir. İyi dinlemeler.

Hang Me Up To Dry- Cold War Kids from Downtown Records on Vimeo.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Thomas McCarthy


Sıradan hayatların olağan kesişmelerini konu alan kulak memesi kıvamındaki filmlerin yönetmenidir Thomas Mccarthy. En azından şimdilik (umarım şimdiliktir, daha da çoğalır bu sayı) çektiği iki filminden bu kanıya varabiliyoruz. Thomas Mccarthy aslında bir oyuncu. Daha önce iki george clooney filminde (syriana ve good night and good luck) izlemişim kendisini ama hiç dikkatimi çekmemiş. Demek ki dikkat çekici bir oyunculuğu yok ama izlediğim iki filminden yola çıkarak harika bir yönetmen olduğunu söyleyebilirim. İşlediği konular genellikle, özellikle 2000'li yıllardan sonra kendine geniş bir izleyici kitlesi edinen 'feel good' türüne örnek. Çok ağır konular işlenmez, herkesin her yerde başına gelebilecek olağan konular gayet tatlı bir dille anlatılır. Ne çözülmesi gereken bir düğüm, ne bir gizem ne de bir çatışma var... Thomas McCarthy bu tür filmlerin öncüsü olma yolunde ilerliyo sanırım. Çünkü 2003 yılında yaptığı bağımsız filmi The Station Agent'tan sonra bizlere tam da ikinci bir Liev Schreiber - Everything is Illuminated vakası yaşattığını düşünmeye başlamışken, The Visitor gibi harikulade bir film daha çekerek mutlu etti.
Thomas McCarthy, Ridley Scott gibi bir yönetmen değil. Bu konuda anlaşalım, birbirimizi kırmayalım. Ridley Scott gibi değil derken onun gibi pis! kaka! demek istemiyorum öyle diyorsam elimi eşek arısı soksun. Zira Ridley Scott en saygı duyduğum yönetmenlerden biridir. Ancak kendisi sanki Spielberg'le bir (aman efendim çok özür dileyerek söylüyorum ki) sidik yarışı içerisindedir. O yapımcılık yapıyosa ben de yaparım lan, o her türlü filmi çekiyorsa ben de çekerim lan!cılık'tır gidiyor kendisinde. Bugün Ridley Scott'ın çektiği filmlere bakarsak her türlü tarzda herkese hitap edecek filmler çektiğini görebiliriz. Alien ve Blade Runner'dan Thelma & Louise'e, 1492'den Matchstick Men'e kadar envai çeşit filmi vardır kendisinin. Her türlü filmi en iyi şekilde çekebilmek gibi özel bir yeteneği var Ridley Scott'ın. Ama Thomas McCarthy (kendimden de yola çıkarak söylüyorum) filmlerinin içine biraz da yaşanmışlıklar katmış sanki. Zira başka kimse yalnızlığı iki filminde anlattığı gibi 'güzel' anlatamazdı.
Ayrıca kendisi şu an Amerika'da gişeleri altüst eden Cannes film festivali'nin açılış filmi olan (ki eğer yamulmuyorsam cannes film festivali'nde daha önce hiçbir animasyon filmi açılış filmi olmamıştı. bu da cannes'ın bu animasyona ne gözle baktığını gösteriyor) iki yıldır merakla beklediğimiz Up!'ın hikayesinin sahibidir. Burdan da pek iyi bir yazar olduğu anlayabiliriz.
İki filmle, onlarca filmi olan birçok yönetmenden çok şey anlattı. Aynı Tarsem Singh gibi... Umarım bu tarzını devam ettirir ve bizi içten, samimi filmlerinden mahrum bırakmaz. Öptm tşk bye.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Gökhan Kırdar - Fayton


Efendim bu şarkının klibini izlemediyseniz, bundan sonraki hayatınızın herhangi bir gününde izlemek gibi büyük bir hataya düşmeyiniz. Bırakınız, klipsiz dinleyiniz bu şarkıyı. Eskiden klip mi varmış ki sanki? Bu şarkıya bir klip çekilmemiş gibi düşünün. Çünkü eminim sizin de çok sevdiğiniz Gökhan Kırdar ve bi o kadar sevdiğiniz Fayton şarkısı gözünüzden hızla düşebilir.

Bakınız efendim şöyle ki;
bu şarkıyı ilk dinleyen kişi doğal olarak ''kesin gökhan kırdar kişisi seyir halindeki bi faytonda oturmuştur, etrafı süze süze şarkısını söylüyodur bunun klibinde. ehemehe.'' der. e en normali de budur zaten. ama hayır efendim öyle değildir işte. bu, hepimize çocukluğunu hatırlatan, harikulade şarkının klibinin çekimlerinden önce gökhan kırdar yönetmenin yanına gidip abi nası oluyo klip demiş yönetmen ise ona cevab verememiş ve olm çık saçmala işte ben de çekiyim seni demiştir. Gökhan kırdar da kıçına geçirir çizgili bi pijama ,(ki bu pijama önce oburiks tarafından giyilmiştir, daha sonra ise avrupa yakası'nda gaffur tarafından giyilecektir) önce bi odada bi sandalyenin üstünde döner döneer döneer.. sonra kırlarda heidi edasıyla koşaar koşaar koşaaaar arada yorulur ve o kırın ortasında bir anda karşısına çıkan bir sandalyeye oturuverir.
klibin sonunda ise saçmalamaktan canı çıkan zavallı gökhan (o kadar saçmalığını gördükten sonra artık gözümde gökhan oldu. gökhan kırdar falan değil bundan sonra o gökhan benim için. gökhan.) kendini bir deniz kenarında bulur. sonra üzerindeki pijamayla denize girer yürüüür yürüüür yürür ve biz tam heh normal bir sahne var heralde gökhancım denizin ortasından saçlarını savura savura söyleyecek şarkısını diye düşünürken yine bizi yanıltmış ve hiç de estetik olmayan bir atlayışla (varın o atlayışın bünyemde yarattığı psikolojik travmayı siz düşünün) dizi hizasındaki denize dalmıştır. ya da dalmaya çalışmıştır. orda bi şeyler oluyo tam anlayamadım. fakat sonra heralde beyni üşümüş ve kendine gelmiş olacak ki silkelenip hemen denizden kalkar kameraya doğru yürümeye başlar o esnada ''ehemehe naptım lan ben?'' dercesine bir bakış atar. lanet olsun böyle klibe de böyle hayata lan! diyerek denizdeki sulardan alır hıncını ve çok şükür klip oracıkta biter.
ve bize bir tek şu soruyu sormak kalır:
''bu ne lan?'

ben ettim, siz etmeyiniz. bu klibi izlemeyiniz. hayır fayton'u dinleyemiyorum artık, gülesim aynı anda da ağlayasım geliyor. tutamıyorum kendimi..
arz ederim.

not: evet o screenshot'ı da youtube'tan aldım kabul ediyorum.

3 Mayıs 2009 Pazar

Doves - Kingdom of Rust

İzlediğim en sade, en çaktırmadan iç acıtan, boğaz düğümleyen klibe sahip bu şarkı. Olması gerektiği gibi sade ve güzel..
Belki de klibi şarkı olmadan, sessiz izlesem bu kadar etkilenmezdim ama ikisi birleşince bünyede bir bomba etkisi yarattığı kesin. Defalarca izlemek istiyor deli gönül.
Bittiğinde kısa bi süreliğine ekrana bakakalmanız muhtemel. Pek güzel..


Doves - Kingdom Of Rust