Bilmemkaç yıldır her izleyişimde heyecanlanırım, ilk seferki gibi etkilenirim. Portishead'in Roseland, Metallica'nın S&M ve Damien Rice'ın nerde ne zaman nasıl olduğu konusunda en ufak bir fikrimin dahi olmadığı bu harika konseri... Üçü de seyircilerine en çok özendiğim, en çok bulunmak istediğim konserlerdir.. En bi etkileyicisi de I remember... Ayrıca Damien Rice'a her ne kadar büyük bir saygı duysam da Lisa Hannigan gibi bir büyücüyü bıraktığı için de ayrı bir kızgınım, onu da belirtmeden geçmeyeyim.
9 Ocak 2010 Cumartesi
2 Ocak 2010 Cumartesi
1 Ocak 2010 Cuma
Vavien ve pek çok şey
Türkiye'de hiç denenmemiş bir tarzı olan, tam olması gerektiği gibi bir kara komedi Vavien. Ailesinin elektrikçi dükkanında çalışırken öğrendiği fakat defalarca denemesine rağmen bir türlü yapamadığı vavien bir elektrik düzeneği. Hepimizin evinde olan çok basit bir düzenek. Elektriğin bir yerden açılıp diğer bir yerden kapatılmasını sağlayan bu düzenek Engin Günaydın'a göre bundan çok daha fazlasını anlatıyor ve hiç de basite indirgenmemesi gerekiyor. Engin Günaydın bu düzenekten yola çıkarak ve yılların birikimi sonucunda yazdığı senaryosunu Taylan biraderlerin ellerine teslim etmiş. Okul gibi gudik bir filmle büyük tepkimi çektikten sonra Küçük Kıyamet gibi harika bir filmle aklımı başımdan alan, bir öyle bir böyle giden, ne yapmaya çalıştıklarını bir türlü anlayamadığım bu iki kardeş Vavien'le tekrar takdirimi kazandı ve artık Okul'u bu iki adama yakıştıramaz oldum. Özellikle Engin Günaydın'ın -her ne kadar sona doğru ciddi bir düşüş gösterse de- pek güzel senaryosu ve oyunculukların mükemmelliği de yardımına koşmuş biraderlerin ve ortaya harika bir film ortaya çıkmış.Bu adamların çektikleri filmlere baktığımızda söylediğim gibi beğeni sıram eskiden yeniye doğru yükseliyor. Okul>>>Küçük Kıyamet>>>Vavien. Bu üç filmden en çok izleneni (ve şahsi kanaatimce en kötüsü) Okul. 800 küsür bin kişi tarafından izlenmiş. Sonra Küçük Kıyamet yaklaşık 400.000 kişi tarafından izlenmiş. Sonraki film Vavien ise beklentilerin çok altında kalarak ilk hafta sadece 30.000 kişi tarafından izlenmiş ve iki haftada 80 küsür bin kişi tarafından izlenmiş. Okul'a yetişmesi gibi bir ihtimal zaten sözkonusu değil ama böyle giderse Küçük Kıyamet'e yetişmesi de çok zor gözüküyor.. Konuyu 'Recep İvedik de 4 milyon kişi tarafından izlendi'ye getirmek istemiyorum. Ama neden Vavien, Kıskanmak, Pandora'nın Kutusu, İki Dil Bir Bavul, Üç Maymun gibi filmler de en azından bi 100.000'i aşamıyor. Neden Amerika'da The Hangover hasılatını 3'e katlıyor ama bir yandan da Little Miss Sunshine gibi bağımsız bir film de The Hangover gibi hasılatını bilmemkaça katlayabiliyor. Neden Türkiye'de o da o da izlenmiyor? Sorun bilet fiyatları mı? E neden Recep İvedik'e giderken para bulunuyor da Kıskanmak gibi bir filme bulunmuyor?
Bu soruların cevabını Taylan Biraderlerin Çarşamba günü Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki söyleşilerinde buldum sanırım. Filmi geçen hafta izledim ve Bahçeşehir Üniversitesi'nde okuyan bir arkadaşımın sayesinde Taylan Biraderler ve Engin Günaydın'ın Vavien hakkında bir söyleşi yapacaklarını duydum. Çarşamba günü koşa koşa gittim söyleşiye. Söyleşiye katılım düşüktü, salon oldukça küçük olmasına rağmen boşluklar vardı. Taylan Biraderler ve Engin Günaydın sık sık filmin izleyici sayısının beklentilerinin altında olduğundan, Türkiye'de iyi filmlere seyircinin ilgi göstermediğinden, Vavien'i sırf para kazanmak için çok farklı bir film haline getirebilecekken getirmediklerinden bahsettiler. Bunların üzerine Bahçeşehir Üniversitesi öğrencilerinden şöyle sorular geldi:
-madem bu filmi para kazanmak için yapmadınız, o zaman niye yapıyosunuz?
-devamlı iyi filmlere az seyircinin gittiğinden şikayet ediyorsunuz. hiç kendi filminizin ve iyi olduğunu söylediğiniz filmlerin kötü olduğunu, kendinizi nasıl düzeltebileceğinizi düşündünüz mü?
-ben 'burhan altıntop tokat'ta' diye bi film yapsaydınız daha mutlu olurdum. neden öyle bi film yapmadınız ki? ehemehe.
Burda amacım 'Bahçeşehir Üniversitesi öğrencileri de böyleler işte' demek değil tabi ki. Zira ben de Kadir Has Üniversitesi'nde okuyorum ve 'Vakıf üniversitesi öğrencisi değil mi işte? Hepsi aynı. Bi boktan anlamayan, ot gibi insanlar' yakıştırmaları yapan bireylerden ben de zerre hazetmiyorum. Olay burda söyleşinin Bahçeşehir Üniversitesi'nde olmuş olması değil, bu soruların genel sinema seyirci profilini yansıttığıdır. Sanırım Türkiye'de emek harcanarak, beyin patlatılarak, 'düşünülerek', farklıyı arayarak çekilen filmler bu tarz sorular soran Türk izleyicisi yüzünden izlenmemeye mahkum..
Bu blogu 3-5 kişinin okuduğunu biliyorum. Gerçi pek de umrumda değil kaç kişinin okuduğu ama pek 'bir rica edilecek yer' olmadığını biliyorum açıkçası. Ama ben yine de rica ediyorum lütfen bu ve bunun gibi filmlere gidin, görün. En azından etrafta hakkında olumlu eleştiriler okuduklarınız, duyduklarınızı görün. Görün ki bu adamlar bizlere ya da yapımcılar bu adamlara küsmesin, en kısa zamanda daha güzel şeyler ortaya çıkarabilsinler.
24 Aralık 2009 Perşembe
Avatar
James Cameron bir deli mi yoksa bir ilah mı? Hangisi olduğuna bir türlü karar veremedim ama bir senaryo yazma özürlü olduğu apaçık ortada... Piranha'dan beri (bi kısmını kendi yarattığı) klişelerden kurtulamadı. Filmde klişelerden dolayı her ne kadar bi çok kez öffleyip püflesem de, büyük bi kısmını da 'vaoov' nidaları eşliğinde güçlü görselden dolayı parıl parıl olmuş, şaşı gözlerle izledim ve bayıldım.
Şimdilerde nasıl bizlere lumiereleri, meliesleri, eisensteinları, kuleshovları anlatıyorlarsa sanırım ilerde james cameron'ı özellikle bu filminden yola çıkarak anlatacaklar. Saydığım isimler nasıl sinema tarihinde devrimler yaptı, yaptıklarıyla sinema tarihine damga vurduysa Cameron'ın Avatar'ı da öyle büyük bir devri başlatacak sanırım. Bu film bize bu günlerde her ne kadar cgi'ın geldiği son nokta gibi gelse de aslında bi başlangıç, uyuyan devin uyanışıdır. Evet lotr da büyük etkendir cgi'ın gelişiminde (hatta james cameron da gollum'u gördükten sonra 6 yıldır aklında olan avatar'ı çekme kararı vermiş) ama 3d olması, çok fazla gerçek oyuncuyla çalışılmış olması (yamulmuyorsam lotr'da bi tek gollum gerçekti) ve lotr'a göre çok büyük kısmının (%60) cgi olması dolayısıyla lotr'dan bi kaç adım ötede Avatar.
Avatar cgi denen olayın habercisi ve miladırır gözümde. Onun dışında ise film hakkında söylenecek en önemli şey sonsuz bir hayal gücüyle yepyeni bir gezegen yaratıldığıdır (her ne kadar na'viler afrika kabilelerine benzese, konu da amerikalıların kızılderililerin dünyasını işgal etme hikayesine benzese de). En kısa zamanda bu mükemmel tecrübeyi edininiz.
12 Aralık 2009 Cumartesi
4 Aralık 2009 Cuma
Trembling Blue Stars - Idyllwild
Son zamanlarda dinlediğim en samimi, en güzel şarkı bu. Tek bi şarkıda bu kadar çok mükemmelliğin bir arada olduğunu görmeyeli uzun zaman olmuştu.. Vokalin güzelliği, samimiliği, müziğin vokalle uyumu ve o sözleri.. Geride kalan kısacık hayatı olabilecek en güzel şekilde, tüm içtenliğiyle anlatıyo. Geriye baktırıp üzmüyo, yüzde hüzünlü bi gülümseme bırakıyo.. Bununla yatıp, bununla kalkıyorum. Bilmemkaç yıl sonra da bu şarkıyı dinledikten sonra bu zamanlarımı da özleyip yüzümde hüzünlü bi gülümseme olmasını istiyorum.
Lütfen ısrarla edinin, dinleyin.
Lütfen ısrarla edinin, dinleyin.
28 Kasım 2009 Cumartesi
Serge Gainsbourg (Vie Héroïque )
Hayatına en çok ilgi duyduğum adamlardan biridir Serge Gainsbourg. Aykırı hayatı ve tavırları onu hep uç noktalarda yaşatsa da olağanüstü yeteneğinden dolayı hiçbi zaman toplum tarafından reddedilemedi. Hayatına böylesine ilgi duyduğum bu adamın hayatının filme çekilmiş ve gelecek yıl vizyona girecek olduğunu öğrendiğimden beri yüzümde amaçsız bi gülümseme var, şimdiden çok heyecanlıyım, çok mutluyum. Hele ki trailerını izledikten sonra 2:30 dakika sonunda ağzımın sularının bolca aktığını farkettim. Neyse efendim daha fazla zırvalamıyım ve sizleri birkaç yıl önce itu sözlük'te serge gainsbourg başlığına yazdığım biyografi tadındaki entryle ve daha şimdiden harika olacağını bildiğim o muhteşem filmin trailerıyla başbaşba bırakıyım.. Bu arada Jane Birkin'i canlandıran Lucy Gordon'ın film post-production aşamasındayken hayatını kaybettiğini de belirtelim. Rip.Serge Gainsbourg, 2 nisan 1928 paris doğumlu müzisyen, besteci, aktör, ressam, sanatla ilgili herbi şey, bildiğin sanatçıdır.. Biri besteci, bir diğeri ise katılımcı kimliğiyle olmak üzere iki kez eurovision tecrübesi olmuş fakat ikisinde de ülkesi Fransa’yı değil Luksemburg ve Monaco’yu temsil etmiştir.
Eurovision sayesinde adını duyurmayı başardıktan sonra onu iyiden iyiye meşhur eden je t’aime moi non plus adlı şarkısını çıkardı. Daha sonra brigitte bardot ile bir birliktelik yaşadı. Orgazm seslerinin olduğu bu şarkı Drigitte Bardot ile kaydedilmiş ancak brigitte bardot Serge Gainsbourg’dan ayrıldıktan sonra bu şarkının kendi orgazm sesleriyle yayınlanmasını istememiştir. Bunu üzerine Serge de sanki ’aha ben de yeni sevgilimin orgazm sesleriyle yaparım ulan bu şarkıyı’ dercesine bu şarkıyı Bardot’dan katbekat güzel olan, dünyalar güzeli taptığım kadın Jane Birkin ’le kaydetmiştir. Evet burdan da anlaşılacağı üzere Jane Birkin’in ilk müzik tecrübesi orgazm sesleriyle olmuştur. İyi ki de olmuştur orası doğru tabi ama ilginç bir başlangıç olmuş doğrusu..
Neyse efendim Serge’nin bu şarkısından sonra Vatikan bu şarkının yasaklanmasını istemiştir. Birçok ülkede radyoda bile çalınması yasaklanmıştır. Bu yıllardan sonra kariyerine Jane Birkin’le devam etmiştir. 1971 yılında kendisiyle bir de konsept albumu çıkarmıştır. Sonra 1975 yılında nazileri eleştirdiği şarkılardan oluşan bir album çıkarmıştır. Bu album yine çokça tepki toplasa da ilgi gösterenler ve beğenenler de oldukça fazla olmuştur.. Bu çılgın adam bununla da kalmamış, 1978 yılında fransa ulusal marşını raggae tarzında yorumlamış ve işi iyice çığrından çıkarttığını düşünen bazı kimseler tarafından ölümle tehdit edilmiştir.. Yani kısacası bu yıllarda eşşeeen şeyine suyu kaçırmıştır.. Vukuatları bununla da bitmemiş o yıllarda fransa’nın en ünlü talk-showuna sarhoş sarhoş çıkış üstüne bi de Whitney Houston’a küfürlü bi şekilde iltifat etmiştir.
Bunca vukuatı olmasına, bilmemkaç kez ölüm tehdidi almasına, fransız vatandaşlığından atılma raddesine gelmiş olmasına ve bütün fransa tarafından nefret edildiği sanılmasına rağmen 2 mart 1992 günü öldükten sonra, o dönemin cumhurbaşkanı François Mitterrand cenaze töreninde konuşma yapmış, ölümünden ne kadar büyük üzüntü duyduğunu belirtmiştir.. Bütün Fransa, o giderken ayakta alkışlamıştır..
Hayatını hep kalburüstü, cesurca, bildiği gibi yaşamış ve jazz, rock, pop, raggae, hip-hop ve daha birçok tarzda şarkılar yapmış, söylemiş, söyletmiştir.. Birçok tarza öncü, birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Benim gözümde tam bir sanatçıdır bu çirkin adam. Ama herkes bi şey için kızıyo ya ona ben de Jane birkin gibi bir güzelliği ve yeteneği oyuncağı gibi kullanıp harcadığı için kendisine pek bir kızıyorum.. Ama sonra şarkılarını dinliyorum, bütün sinirim geçiyo..
Yattığı yerde iyi uyusun, rahat uyusun..
amin. Rip.
Teaser: Gainsbourg (Vie Heroique) Bande Annonce - Click here for more free videos
10 Kasım 2009 Salı
(500) Days of 'Summer'
Bir aşk filmi mi yoksa bir erkeğin bir kızla tanışma hikayesi mi? Aşk filmi olmadığı kesin ama erkeğin bir kızla tanışma hikayesi de biraz hafif bi tanımlama olur sanırım. Bildiğim tek bi şey var o da Summer karakterinin (zooey deschanel gibi bir güzellik sayesinde, ay lav zooey deschanel) bugüne kadar yaratılan en orijinal karakterlerden biri olduğu. Ne bundan önce yapılmış romantik komedi filmlerindeki karakterlere benziyo ne de başka filmlerdeki karakterlere. Belki kolay, karşımıza çıkabilecek hatta çıkmış bi karakter ama sinema için kesinlikle çok orijinal. Filmin yönetmeni Marc Webb karakterin iç dünyasına pek girmeyerek hem Tom'u daha önplana çıkarıp filmi aşk filmi yakıştırmasından kurtarmak, hem de Summer'ı anlaşılamaz, çözülemez, mistik kılmaya çalışmış. İşte bu nerdeyse hepimizin en az bi kere karşılaştığı, bizleri kahreden pis karakter pek güzel işlenmiş filmde. Kendimizi Tom'un yerine koyuyoruz. Biz Tom'uz ve Summer'ın duygularını, düşüncelerini hiçbir zaman anlamıyoruz. Bize neden hem yakın hem de uzak? Mutluyken, her şey yolundayken neden gülüşündeki sıcaklığı hissedemiyoruz, onun da mutlu olduğunu anlamıyoruz? Mutluysa neden kendini çekiyo? Sinemada neden ağladı? Neden elini tutmak istediğinde elini çekti sonra öpüp evine gitti? Biz de bilmiyoruz... Aynı gerçekte olduğu gibi. Her şey belirsiz. Bütün bunlar sayesinde Summer orijinal bir karakter, film de oldukça samimi bizi bize anlatan bi film oluyo. Summer güzel bir karakter... Hatta romantik-komedi filmlerinde çığır açabilecek bir karakter Summer. Umarım açar da bize 20 yıldır aynı şeyleri izleten klasik romantik-komedi filmlerinde yeni bi şeyler görmeye başlarız. Ayrıca Tom'un love will tear us apart tişörtünü çok kıskandığımı belirtmek isterim hatta şu an hala kıskanıyorum. Çok güzel bi tişört lan..He bi de:
PENIS!!!
8 Kasım 2009 Pazar
En iyi 5 - Gelecek vaat eden aktrisler
Neden insanlar dünyanın en iyi aktörü kim sorusunun cevabını ararken robert de niro, al pacino, jack nicholson, dustin hoffman, sean penn ve daha nice birbirinden kült oyuncu arasından karar veremezken kadın oyuncusu kim diyince direk 'eeöö.. meryl streep!' der? Hollywood -her fırsatta söylemekten sıkıldığım- bir bağyan oyuncu sıkıntısı yaşıyor. Yani aktörlerde olan tahttan indirme durumu kadın oyuncularda yok. Zira tahtta ya da tahtlarda oturan doğru düzgün kadın oyuncu sayısı çok az. Bu durumu kökten çözebilecek, hollywood'un bel bağladığı en önemli 5 30 yaşaltı aktrisin şöyle olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyorum efendim (yine gıcıklık yapıp 1 numaradan başlıyorum tabi ki):
1- Natalie Portman:
İstisnasız her filminde beni şaşı yapmayı başarmış ender oyunculardan biri bu bayan. Daha 13 yaşındayken belliydi bunun böyle olacağı gibi bir klişeye sığınmayacağım zira en iyi performansını leon'da değil de garden state'te sergilediğini düşünüyorum. Henüz 13 yaşında oldukça büyük bir çıkış yakaladıktan sonra Heat gibi bir filmde yer almış olması onu daha da yükseltti ve kariyerini oldukça akıllıca yönlendirdikten sonra hollywood'un en önemli aktrislerinden biri oldu. Eminim ki rol seçiyor ve saçma sapan rol tekliflerini reddediyor aman ne de güzel yapıyor. Her türlü rolde başarılı olabileceğini göstermeye çalışsa ve bunu başarsa da ben kendisine bir türlü vamp kadın, femme fatale rollerini yakıştıramıyorum onu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ayrıca, dünyanın en güzel kadını olmasının birinciliğinde pay sahibi olduğunu da nerden çıkardınız?
2- Zooey Deschanel
Şu 1'le 2'yi seçerken neler çektim bir bilseniz.. Ama sanırım yılların hatrıyla natalie portman 1 adım önce geçti ama aralarında pek fark olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Efendim bu Zooey Deschanel kişisi tam bir 10 parmağında 10 marifet insanıdır. O ne harikulade oyunculuk, o ne güzel ses, o ne doğallık, o ne güzelliktir öyle aman tanrım (bunları sayarken torununa karşı komşunun kızı Gülten'i ayarlamaya çalışan bir anane kıvamındaydım. evet). Kendisini almost famous'la tanıdıktan sonra büyük bir salya akıntısıyla aynı güzellikte bir filmde bekledim ve sağolsun beni kırmadı, 3 yıl sonra all the real girls'te aynı güzellikte karşıma çıkarak beni pek mutlu etti. Çoktan benim gözümde en tepelere oturmuştu zaten. Hala da öyle. Umarım gelecekte sinema dünyasının en tepesine oturur..
3- Abbie Cornish
İtiraf ediyorum. Bu bayanı bir tek Candy'de doğru düzgün izleme şansına eriştim. Evet bu benim için bi şanstı çünkü iki kişiye odaklanan Candy tarzındaki filmlerde bugüne kadar izlediğim en iyi performanslardan birini izletti bana (hatta belki de en iyisiydi). Ayrıca, şu an gözümde dünyanın en iyi kadın oyuncusu olan Nicole Kidman'ın vatandaşı olması sebebiyle de çok şeyler bekliyorum kendisinden. 2000'li yıllarda yavaş yavaş düşüşe geçen Nicole Kidman'ı tahtından ederse hiç şaşırmayın.
4- bryce dllas howard
The Village'taki harika performansıyla dikkat çektikten sonra Manderlay ve Lady in the Water'la yaptığı hat trickle bizi ümitlendirdi fakat daha sonra düşüşe geçti. Spider-man ona pek yaramadı sanırım. Şimdi de 2011'de vizyona girecek olan twilight saçmalığının 3. filminde yer alacağı söyleniyor. Yeteneğini ve güzelliğini saçma filmlerle harcamaya kararlı olduğu için kızamıyorum kendisine zira hem kendisi hem de oyunculuğu pek güzel..
5- Dakota Fanning
Evvet! Herkesin beklediği oluyor ve sonunda küçük kızımız büyüyor.. Sanırım Dakota Fanning dışında hiçbir çocuk oyuncuyu bu listeye koymaya cesaret edemezdim, çocuk rolleriyle yetişkin rolleri arasında büyük farklar var ve çocuk oyuncular büyüdükleri zaman bazen büyük hayal kırıklığı yaratabiliyorlar ama tersi de olmuyor değil ve sözkonusu bu kız olunca işler değişiyor. Beni bugüne kadar en çok etkileyen çocuk oyuncu performanslarına imza attı bu kız ve push'la igili yazıda da belirttiğim gibi küçük yaşta önemli oyuncularla, büyük yapımlarda yer almış olması ona yaramış ve kendini oldukça geliştirmiş. Yapımcılar da pek bir seviyo onu. O da twilight'ın gişe başarısı karşısında hipnoz olup rol teklifini kabul etmiş ama o daha küçük hangi filmde oynasa yarar ona. Umarım ilerde küçüklüğündeki gibi performanslar izletir de bizleri yine etkilemeyi başarır.
1- Natalie Portman:
İstisnasız her filminde beni şaşı yapmayı başarmış ender oyunculardan biri bu bayan. Daha 13 yaşındayken belliydi bunun böyle olacağı gibi bir klişeye sığınmayacağım zira en iyi performansını leon'da değil de garden state'te sergilediğini düşünüyorum. Henüz 13 yaşında oldukça büyük bir çıkış yakaladıktan sonra Heat gibi bir filmde yer almış olması onu daha da yükseltti ve kariyerini oldukça akıllıca yönlendirdikten sonra hollywood'un en önemli aktrislerinden biri oldu. Eminim ki rol seçiyor ve saçma sapan rol tekliflerini reddediyor aman ne de güzel yapıyor. Her türlü rolde başarılı olabileceğini göstermeye çalışsa ve bunu başarsa da ben kendisine bir türlü vamp kadın, femme fatale rollerini yakıştıramıyorum onu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ayrıca, dünyanın en güzel kadını olmasının birinciliğinde pay sahibi olduğunu da nerden çıkardınız?2- Zooey Deschanel
Şu 1'le 2'yi seçerken neler çektim bir bilseniz.. Ama sanırım yılların hatrıyla natalie portman 1 adım önce geçti ama aralarında pek fark olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Efendim bu Zooey Deschanel kişisi tam bir 10 parmağında 10 marifet insanıdır. O ne harikulade oyunculuk, o ne güzel ses, o ne doğallık, o ne güzelliktir öyle aman tanrım (bunları sayarken torununa karşı komşunun kızı Gülten'i ayarlamaya çalışan bir anane kıvamındaydım. evet). Kendisini almost famous'la tanıdıktan sonra büyük bir salya akıntısıyla aynı güzellikte bir filmde bekledim ve sağolsun beni kırmadı, 3 yıl sonra all the real girls'te aynı güzellikte karşıma çıkarak beni pek mutlu etti. Çoktan benim gözümde en tepelere oturmuştu zaten. Hala da öyle. Umarım gelecekte sinema dünyasının en tepesine oturur..3- Abbie Cornish
İtiraf ediyorum. Bu bayanı bir tek Candy'de doğru düzgün izleme şansına eriştim. Evet bu benim için bi şanstı çünkü iki kişiye odaklanan Candy tarzındaki filmlerde bugüne kadar izlediğim en iyi performanslardan birini izletti bana (hatta belki de en iyisiydi). Ayrıca, şu an gözümde dünyanın en iyi kadın oyuncusu olan Nicole Kidman'ın vatandaşı olması sebebiyle de çok şeyler bekliyorum kendisinden. 2000'li yıllarda yavaş yavaş düşüşe geçen Nicole Kidman'ı tahtından ederse hiç şaşırmayın.4- bryce dllas howard
The Village'taki harika performansıyla dikkat çektikten sonra Manderlay ve Lady in the Water'la yaptığı hat trickle bizi ümitlendirdi fakat daha sonra düşüşe geçti. Spider-man ona pek yaramadı sanırım. Şimdi de 2011'de vizyona girecek olan twilight saçmalığının 3. filminde yer alacağı söyleniyor. Yeteneğini ve güzelliğini saçma filmlerle harcamaya kararlı olduğu için kızamıyorum kendisine zira hem kendisi hem de oyunculuğu pek güzel..5- Dakota Fanning
Evvet! Herkesin beklediği oluyor ve sonunda küçük kızımız büyüyor.. Sanırım Dakota Fanning dışında hiçbir çocuk oyuncuyu bu listeye koymaya cesaret edemezdim, çocuk rolleriyle yetişkin rolleri arasında büyük farklar var ve çocuk oyuncular büyüdükleri zaman bazen büyük hayal kırıklığı yaratabiliyorlar ama tersi de olmuyor değil ve sözkonusu bu kız olunca işler değişiyor. Beni bugüne kadar en çok etkileyen çocuk oyuncu performanslarına imza attı bu kız ve push'la igili yazıda da belirttiğim gibi küçük yaşta önemli oyuncularla, büyük yapımlarda yer almış olması ona yaramış ve kendini oldukça geliştirmiş. Yapımcılar da pek bir seviyo onu. O da twilight'ın gişe başarısı karşısında hipnoz olup rol teklifini kabul etmiş ama o daha küçük hangi filmde oynasa yarar ona. Umarım ilerde küçüklüğündeki gibi performanslar izletir de bizleri yine etkilemeyi başarır.
25 Ekim 2009 Pazar
46. Antalya Altın Portakal Film Festivali ve biraz da Türk sineması
Bornova Bornova kötü bir filmdi çünkü kötü çekilmişti. Her ne kadar belki de bugüne kadar hiç eğilinmemiş bir konuya eğilse de senaryo kötü işlenmiş, arabeske kaçmış, üstüne bir de kötü bir kurgu ve sinematografi eklenince ortaya kötü bir film çıkmış. Ama gelin görün ki saygıdeğer jürimiz, bunların hepsini görmezden gelip ve muhtemelen kendi aralarında ''aa bornova bornova çok güzeldi valla. en iyi filmi ona verelim. kurgu mu? kurgu ne lan? ver onu da bornova bornova'ya diyerek onu da bornova bornova'ya verdi gitti.'' Damla Sönmez başka doğru düzgün yardımcı kadın oyuncu olmadığı, tek olduğu için ödülü aldı. Öner Erkan ise her ne kadar oldukça beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen ödülü haketmedi. Sermet Yeşil'in Kosmos'taki oyunculuğunun adı bile geçmedi.
Öte yandan mutluyum. Hatta oldukça mutluyum. Türk sinemasından hep uzak durdum, kendini soyutladım resmen. Fakat ulusal uzun metrajda yarışan 16 film bana gösterdi ki Türk sinemasında inanılmaz bir sıçrama ve gelişme var. Her şeyden önce Türk sinemasının bana göre geçmiş yıllardaki en büyük eksiği olan, hep geride kalmasının en önemli nedeni olan yönetmenlerin yönetmen olduklarını anlamamaları ve farklıyı aramamaları gibi sorunlar ortadan kalkmış. Farklı yönetmenler, farklı zekalarını filmlerinde apaçık bir şekilde ortaya koyar olmuş. Bir şeyler düşünülüyor. Son söz yönetmende bitiyor. Bu iyi bir şey. Ben de eğer böyle devam ederse Türk sinemasının bir 10 yıl içerisinde çok güzel yerlerde olacağını düşünenlerdenim sanırım.
Her filminde yepyeni şeyler deneyen apayrı bir adam Reha Erdem bu 'yeni'cilerin belki de en önemlisi. Zeki Demirkubuz tekdüzeliğini Kıskanmak gibi nefis bir filmle bozmuş. Onur Ünlü şu anda gözümde 'en fantastik' Türk yönetmendir. Seyirciyi hiç umursamamasına, kurgu hilelerine, filmlerindeki şairane ama arabeske kaçmayan havaya ve en önemlisi deliliğine hayranım. Yine güzel ve farklı bir şeyler yapmaya çalışan, Ümit ünal ve onların arkasından gelen diğer genç yönetmenler... Belki de onlar beni en çok mutlu edenlerdi. Özellikle 40'la büyük beğenimi toplayan ilk filminden tarzını ortaya koyan pek büyük gelecek vaat eden Emre Şahin, Kara Köpekler Havlarken'le Mehmet Bahadır Er, her gün İstiklal Caddesi'nde yürürken afişinin önünden onlarca kez geçtiğim bir kere bile girip izlemeyi aklıma getirmediğim için beni utandıran yerin dibine sokan, izlediğim en samimi en güzel Türk filmlerinden biri olan Usta'yla Bahadır Karataş çok güzel işler yapacak gibi gözüküyor. Umarım yapımcılar yönetmenleri daha da özgür bırakır biz de hoplaya zıplaya çıkarız izlediğimiz Türk filmlerinden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

